|
Yazan Deniz
|
önce sevmeyi öğrettiler tenden uzak, gönle yakın. sonra ellerimi
kelepçeledi her gelip geçen gönülçelen. her şarkıya riyakâr notalar
dizdiler ve astılar ömrümü çığırtkan bir sehpada. sallandı düşüm,
ardından lerzeye tutulmuş ışıkta düştüm kabir denen kuyuya. ben seni
şarkılarla sevmiştim, her nota gül olurdu solmayan baharlara.
seni
sırılsıklam, kırkikindi yağmurları kadar duru, bengisu kadar eşsiz,
sabır çiçekleri gibi hoş kokulu sevmiştim. şimdi sildim adını
şarkılardan.
bir notalık yokmuş değerim. bekledim çok bekledim
daha beklerdim de lâkin sevdanın senin dilinde bir engerek gibi
raksettiğini gördüm.
sen zehirdin, zehredendin…
geçer elbet geçmeyecek sandığımız her dokunuşunda karabasan sancımız.
eloğlu kalbimize ekipman kurmuş, olta atıp ağ salmış hayatımıza.
ömrümüz
misinanın ucunda, tırnaklarımızsa ağlarını parçalamakta. saçlarımız
şefkatli yosunlarla koyun koyuna. nasıl olsa ilkyazdan kalma sınır
çizgimiz o yeşil ışık var ya, alır gözlerimizi anaforlarımızda.
gün
gelir senin hesabınca tutmaz ebced. dağılır ağ, kopar misina, hoyrat
bir türkü tutturur dalgalar imbatlar eşliğinde okşar takılanı.
iskelenin nabzından akan intihar, boğar düzeneğinde kıvrılan yılanı.
zaman
kırar omurgasında baş eğmez hergele aykırılıkları. bakmasını bilmeyen
gözlerin düşürdüğün de as beni turkuaza tutunamayışlarımdan. ya da azat
et ruhumu iblisin şerrinden.
arala mahşerimin kızıllığını, düş
renginden ama sakın aşkla sınama! katledilen yüreğin ahvali kazınır
tenimin taravetini kaybetmiş yasına.
yazılınca cürmü nemrud’un kitabesine günahının sancısında doğuyordu yol gösteren sitare.
kut/sayıp
doyduğum tasından ıslak bir ölüm içiyordu iniltiyle peygamber çiçeği.
akrebin bu kaçıncı ihaneti? kim öğretecek cihetini kaybetmiş aşka,
leylâk zamanlarında kalbin zaten ölü nefes doğurduğunu.
kutsal
saydıklarımızın koynunda aklanırken kınanma, kıyametimi geçtim. övünme,
devinme, ardım-sıra sevinme. gör bak ne belâları sevdim ayaklarımı
sımsıkı bastığım zeminde. pençelerimde boşluğa düşerken şehir,
başıbozuk sahillerin kursağına tıkanmış kumulda inliyor dehrin amansız
fermanı.
ağlama duvarına hapsedilmiş gözyaşı, serpecek isyanını
gözlerin nezaretinde. her bakış “yine vurgun mu” diyecek setlerini
yıktıkça ölüm? haydi birer birer çık ömrün basamaklarını, düşler
âleminde sis perdesini arala gözlerinin.
yaz adını ayrılığa
kavuşabildiğince. düş(me) artık peşime bu son gidiş. nicedir suskuya mı
kardeş yüreğin!? canımın boşluklarına ot tıkma seanslarında bin otlakta
yayılırken karmaşa okyanus diplerinde umarsızca vurgun yedim de
ayıl(ama)dım rüyalarımdan.
sanki benmişim âdem’i bir tatlı
işve ile sürgün ettirip ağuyu bal gösteren havva; cennetlerden kovduran
olmayan dünyalara! ibrahim oluvermişim kül san(d)ıkları bahçelerde gül
olduğumu hissederek her defasında.
yusuf’un gömleğindeki
d/okunuşun gölgesinde züleyha mı idim sanki, bir ara ay şavkırken
günaha. el değmemiş yanlarımla isa’lar mı doğurdum, meryem miydim
masumiyetini akrepler sokan. yed-i beyza mucizeler mi fısıldadı ellerim
ki nûr’unu gören gözlerin musa’sı sanıldım. nuh olup keşke
yüzdürebilseydim tufanlarda gerçeği. billur saraylarda etekleri salınan
belkıs’tım ama fark mı edemedim süleyman’ın dayalı duruşunu…
ayılırken rüyadan, titretti çapsız bir kıpırtı asâyı ve yıkıldı sözlerinle saraylarımın anlık saltanatı.
sen;
adı ayrılıkla anılan ihanet! çıkar maskelerini gazap meleği! son vahyin
ışığında kapandı göğün kapıları. lahûtî sese kulak verip mabede yönel.
cümle kapısından gir şehre, gör ki ne âlemler yangınında suskun, güller
ise küllerde son raksı sunsun.
Naşe Yeşilova
|