|
Gece sessiz, yürüyorum... Aslında yanaklarıma vuran sadece yağmur
değil. Korkuyorum bir yandan, etrafım en az benim kadar ıssız. Belki bu
ürperti sırf bu yüzden. Sahi nereye gidiyorum ben... Yağmur dedim ya;
öyle sert vuruyorki, herşeyi yüzüme çarpıyor sanki, gözyaşlarımla
beraber. Beni esir alan herşeye bir küfür savuruyorum, alabildiğince
bağırarak. Sessizliğin içinde kaybolup gidiyor, duymuyor kimse... Beni
zaten kimse duymuyor. Bir de buna küfretsem mi diye geçiyor içimden...
Susuyorum... Zaten pek konuşmuyorum kendimden başka kimseyle... Adım
deliye çıktı bu ara, belki de bu yüzdendi kimbilir... Tedaviyi öneren
çok da, derman olayım diyen yok... Ya da sebebini üzerine alınan...
Böyle değildim elbette eskiden, böyle parçalamazdım kendimi olur
olmadık sebeplerden, hele ki bir aşk yüzünden... Ya büyüyorum, ya da
küçülüyorum... Ya kazandıkça kaybediyorum, ya da yükseldikçe
alçalıyorum...
Hangi resimde mutluydu, hangi tarihte delirdi?
Tedavi mi?..
Hıh!
Ben bu sızıyı,
birkaç kelimede anlatamam ki..
Gece uzun ve epey merak etmişlerdir sanırım beni. Belki de henüz kimse
farketmedi, odadaki hayal kırıklıklarımı... Eve gitmek istemiyorum, bu
karanlıklarda kaybolup bitesim var...
Ne kadar yürüdüm, şu anda neredeyim diye sayıklarken yine kendi
kendime... Bir ses... Bir melodi... Hayır hayır bir müzik çalar değil,
bir insan sesi bu... Biri bir şarkı söylüyor, tok bir ses, bir erkek
sesi... "Haykırsam dünyaya ettiklerini, yine anlatamam çektiklerimi,
tanrım zalim yapmış sevdiklerimi... " Şarkının neden bahsettiğini
biliyorum, bu acıyı tanıyorum diyorum... Şarkıyı hatırlıyorum ama hala
sesin nerden geldiğini göremiyorum... Durduğum yerde , aptal aptal
etrafıma bakınırken buluyorum kendimi. Neyseki, biraz uzak da olsa,
havadaki sis gözlerimi oldukça etkilese de, sonunda farkediyorum... Bu
arada, söylenen şarkı ne zaman değişti bilmeden, sesin geldiği yere, o
köprünün altına doğru ilerliyorum. Üzerini naylon bir örtüyle örtmüş,
elinde şarap şişesiyle görüyorum şimdi o yaşlı adamı.. "Neden şarap?
Isınmak mı amaç, yoksa unutmak mı?" Diye sormak istedim aslında...
Soramadım... Erkek olsam hem sorar, hem de gider şarabına eşlik ederdim
diye geçirdim içimden.. Kimbilir ne derdi vardı, herkesin öyküsü
kendine keder... Çocukken, mahallemizde, ilerki yaşlarında aklını
yitirmiş olduğu söylenen bir kadın vardı. Yoldan geçenlere küfürler
savurur, arabaların camlarına tükürür, çöp kutularındaki yiyecekleri
toplardı. Hem korkardık ondan, hem de çocuk aklımızla dalga geçer
eğlenirdik... Bir gün yine biz mahallenin çocuklarıyla, ona taş atıp,
bizi kovalamasına, küfürler yağdırmasına alabildiğince gülerken, dedem
camiden geliyordu ve sokağın başında durup bana baktı. Ben
gülüyordum... Duvara oturdu, beni uzaktan bir "gel" işaretiyle yanına
çağırdı. O an, yüzündeki ifadeyi görünce hastalandığını düşünmüştüm,
oysa sadece bana kızdığı için yüzünü asmıştı... Yanına gittiğimde uzun
uzun cümeleler kurdu bana, yaptığımın ayıp olduğunu, benim gibi bir
kıza yakışmadığını, bilmem kaç cümleyle anlatmaya çalıştı... Pek
umursamıyordum, aklım arkadaşlarımdaydı ve yanlarına gidip oyuna devam
etmek istiyordum. Bunu anlamış olmalı ki, "herkesin bir öyküsü vardır
biliyor musun" dedi.. Anlamamıştım ne demek istediğini... Sonra
açıkladı elbet. Kimsenin durduk yerde bu hale gelmeyeceğini, kimbilir
hayatında neler olup bittiğini ve bunun her an bizlerinde başına
gelebileceğinden bahsetti... Başımı öne eğdiğimi ve deli gibi ağlamaya
başladığımı hatırlıyorum. Çok utanmıştım kendimden... Hala hatırlarım,
hala aynı utancı yaşarım içimde... O günden sonra, ne anneme yaptırıp o
kadının kapısına bıraktığım yemekler, ne de arkadaşlarımı bu durumdan
tamamen vazgeçirmem, o utancımı hiç değiştirmedi ve eskitmedi yüzümde.
O gün öğrendiğim şey, ondan sonraki yıllarımda hep bir pusula oldu
bana. Şimdi onu düşündüm, eskiden olsa şu köprünün altındaki adamla
dalga geçer, arkadaşlarımı çağırıp eğlenmeye başlardık. Dedem büyük
adamdı vesselam, toprağı bol olsun...
Şu geçirdiğim birkaç saat önceyi düşünüyorum şimdi. Bir telefon
konuşması, hayal kırıklığı ve ceketimi aldığım gibi sokağa fırlamam..
Aslında o an, bende seni üzmek istedim, bütün eski yaralarını kanatmak,
içimdeki bütün öfkeyi sana kusmak ve camları kırmak... Evet çok
istedim... Ne yapmaya çalıştığımı bilmiyorum. Ruhumdaki serseriyi bazen
dizginleyemiyorum sanırım. Biraz serüvenci bir yapım da var
farkındayım. Hem yeni şeylerin peşinden koşmak, hem de istediğim zaman
güvenli bir limana sığınmak... Kaç kişi birden yaşadığımı sayamıyorum
bazen... Bazen böyle kırılgan, sevgi dolu, sevilmeye muhtaç... Bazen
istediği herşeyi yapabileceğini sanan masum bir çocuk... Bazen mutsuz,
ne yaparsa yapsın dünyanın hep kötülüklerle dolu olduğunu ve bunun hiç
değişmeyeceğini bilen biri. Bazen çok güçlü, aklına ve tecrübelerine
güvenen, kimseye kendini ezdirmeyen ve kalabalıkta duruşuyla,
kıyafetiyle, cümleleriyle hep göz dolduran biri... Bazen serseri,
hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda, alıp ceketini başka serüvenler
aramaya hazır, başka insanlarla her seferinde yeniden doğmayı seven,
umarsız biri... Bazen bunları taşımaktan yoruluyorum...
Kendime itiraf edemediğimi,
sana yakıştırırken senden gizli,
yahut gizsiz,
aklımdan uydurduğum
yanlış şifrelere gömerken kötü niyetlerimi,
kendimi sende göremediğime
sevinsem mi üzülsem mi bilmezken;
sen bana aşıksın aslında,
ben kendimi kandırıyorum...
Gece uzun ve sessiz, artık geri dönmeliyim. Zaten yağmur da dindi,
gözyaşlarımı saklayamıyorum kendimden. Bütün bunları ve daha bir yığın
çekmeceyi boşaltamamışken aklımdan, çare bulamamışken yine hiç bir
şeye, hala arayanım soranım, "seni seviyorum" diyenim yokken,
mutsuzluğumu benden alacak insanlar hala çok meşgulken; yürüyorum,
evime doğru... Yürümek hiç bir şeyi çözmüyormuş gerçekten, bazı Aralık
akşamlarında... Yılmaz abiyi düşünüyorum... "Hiç bir yara, hiçbir zaman
tam olarak iyileşmez" derken de ne çok haklıydı. Bak bende beceremedim
sevmeyi, belki de sevilmeyi... Cesurum ama ölmek istemiyorum, aslında
bu hayatı da istemiyorum. Geçmiş, gelecek, o, ben, herşey birbirine
karıştı. Neden bütün planlarım vazgeçmek üzerine benim? Hep "bir gün
vazgeçeceğim" derken, kendimi mi avutuyorum, yoksa sabrımı mı deniyorum
bilmiyorum. Çok vazgeçtiğim için biliyorum o ince çizgiyi ama
direniyorum. Şimdilik..
Biraz sevgi belki istenen, biraz önemsenmek, bunları hissetmek... Belki
azıcık şımartılmak... Öyle uzun oldu ki... Öyle yalnızım ki... Bütün
bunlara dayanamamaktan korkuyorum, vazgeçmekten korkuyorum...
Evime varmak üzereyim, dönüş yolu sanki daha kısa gibiydi. Hep öyle
olmaz mı zaten? Gitmek istenilmeyen yerlere hep çabuk varılır, geçmesin
diye beklenen saatler, hep çok çabuk akar.. Asansöre de binmeyeceğim,
ne kadar geç varırsam o kadar iyi... Şimdi bir sürü hesap... Nerdeydin,
ne oldu vs vs...
Hiç bir soruya cevap vermeden direk odamda buluyorum kendimi. Herşey
bıraktığım gibi... Tam da şurda oturuyordum, o an aynada kendime
bakmıştım, yüzümün ifadesi çok acıklıydı.. Telefonu kapadım, çeketimi
aldım ve gittim...
Şimdi arasam... Avazım çıktığı kadar bağırsam... Ben bunları haketmiyorum, kendine gel desem...
Neyse; saat epey geç olmuş, kimseyi rahatsız etmeye hakkım yok(tu)...
Ben yine burada, yine kendi kendime, kafamı duvarlara çarpa çarpa...
Nasılsa kendim yaratıyorum hepsini, hatta deliyim unuttun mu...
Sustum bugün yine,
bağırmak için kurmuşken saatimi üstelik...
Kaç resimli paklar bilmeden,
yine erteliyorum
bu yersiz(!) tripleri...
Kriz geçiriyor cümleler kendi kendine,
susmak erdemdir diyorlar ya,
yalan!
Susmak aptallık sahsen...
Bu da geçer... Neler neler geçmedi ki...
Kırıldım ben... Kelimelere dökemesem de, hiç haberin olmayacaksa da...
Bir paket sigara ve bir kaç şişe bira.. En azından sabaha kadar avutur beni...
Ya sabah?...
Onu da başka sefer yazarım...
İyi geceler...
Okuyanlara ve sebep olanlara...
"KrizanteM" den alıntıdır...
|